Süper Aktif Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1582
|
 |
« : 10 Ağustos 2008 - 13:04 » |
|
Her şey muhteşem bir takdirle başladı… Hayat ve içinde yaşadı?ımız dünya her şeyle birlikte bu mükemmel iradenin ve takdirin tasarrufu altında devam etmekte.
?manın en parlak sureti ise, varlık âlemindeki her şeyin Onun takdiriyle olduğuna ve başımıza gelen her hadisenin Onun izni ve keremiyle buyur edildiğine olan teslimiyetimizdir.
Hani hep birbirimize sık sık “Allah razı olsun.” deriz ya. Evet, muhakkak ki “Allah razı olsun” ama bakalım önce; “Biz Ondan razı mıyız?” sualine verece?imiz cevap bu bakımdan çok önemlidir.
İsrail oğulları Hz. Musa’ya: “Rabbinden dile de bize yapınca rızâsını kazanacağımız bir amel bildirsin” deyince Hz. Musa: “Allah’?m! Dediklerini duydun” diye Allah’a yalvarır. Rabbimiz Hz. Musa’ya buyurur ki: “Yâ Musa! Söyle onlara benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.”
İşte Beyyine suresi sekizinci ayet; “Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuştur” derken tam da bunu söyler.
Kaderin iman esasları arasına girmesinin en büyük hikmetlerinden birisi de bu değil midir zaten. Yani Rabbimizden gelen her şeye razı olmak… Onun takdir ettiği her şeyi güzel bilmek. Onun bize nasip ettiklerine gönül hoğluşu ile kanaat etmek. Ama elbette ki elimizden gelen her şeyi yapmakla birlikte.
Tasavvufta buna “rıza makamı” diyoruz, fakat İslam ahlâkında zaten baştan sona imanın en güzel tecellisi ve yaşam biçimidir bu anlayış.
Zamanımızda insanlı?? mutsuz eden modernite ile birlikte, sekülerleşen dünyaya çözüm olması gereken Müslümanların da derece derece bu küresel, bulaş?c? salgın hastal??a duçar olu?larının altındaki sebepleri analiz etmek gerekiyor.
Zira bu durum, pek çoğumuzun içinde taşıdığı huzursuzluk, doyumsuzluk ve memnuniyetsizliklere kapı açarak; insanın kalp, ruh ve akıl gibi en önemli merkezlerinin pek çok materyalist istilaya maruz kalmasıyla birlikte, hayatın içindeki ihtiraslarımız ve tutkularımızın hep dünyaya ve nefse bakması sonucunda imtihanlarımız çok daha şiddetlenmesine neden olmuş.
Böyle olunca hayatın içinde başımıza gelen olumsuzluklar her birimizde derece derece bir takım bunalım ve çökü?ler ya?atıyor.
Dolayısıyla olayları yorumlayı? biçimimiz durdu?umuz yere ve bakış açımıza göre şekillendi?i için hep göreceli oluyor. Ve maalesef bakışlar da hep dünya cihetinden ve nefis hesab?na olunca dünyamıza ve nefsimize zarar veren her bir şey bizim lügatimizde “kötü ve çirkin” olarak yorumlanıyor.
Halbuki her şeyin Rabbimizin izniyle ve takdiriyle geldiğine olan inancımız sayesinde eserdeki pek çok misalde görülece?i gibi “kötü ve çirkin gibi görünenler” bile güzelleşiyor. Böylece olumsuzlukların altındaki pek çok hikmet kareleri de okunuveriyor.
Yani ?ems-i Ezelîye (Sonsuz Güne?e) bakan meyveler Onun altında daha da olgunlaş?p, tatlanıp pi?erken, yüzünü Ona çeviremeyip, Ondan çevirenler ise tatsız ve çi? kalıp acıla?ıyorlar.
Bu yüzdendir ki, aslında ?mam-ı Rabbani’nin dediği gibi: “Bu dünyanın en kıymetli sermayesi, üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünya sofrasının en tatlı yemeği, dert ve musibetlerdir. Bu tatlı nimetleri acı ilâçlarla kaplamışlar. Bunun için, dostlara dert ve sıkıntı ya?dırmaya başlamışlardır. Saadetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleştirilen tatlıları görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Ac?lardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen her şey tatlı olur.”
İşte Allah’tan razı olmak deyince, Rabbü’l-âlemine en üst derecede güvenmek gerektiğini ve başımıza gelen her şeyin tamamen bizim onu karışlama tavrımıza ve biçimimize bağlı olarak şekil aldığını söyleyebiliriz. başımıza gelenleri sabır ve kanaatle karışlarsak hayır, itiraz, ?ikâyet ve isyanla karışlarsak ?er olur. Daha da doğrusu gerçek musibet, gerçek bela olur ki, bu da zifiri karanlış?n, ebedi üzüntünün, sıkıntının ve bedbahtlığın adıdır. Bu da imanın tam z?dd? bir bakış ve anlayış biçimidir.
Bu sebeple Hz. Peygamber’e iman nedir diye sorulduğunda “O sabırdır.” diye cevap vermiştir. Yani imanın en güzel tariflerinden biri de Ona, Ondan gelene ve Onun rahmetine tam bir itimat, tam bir teslimiyet ve tam bir güven duymaktır. Ondan geleni ba?-göz etmektir. Zaten Müslüman tabiri de “teslim olan” anlamına gelir ki bu hal; insanın böylesi bir iman sayesinde kendisi ile barış?k olması, iç huzuruna ermesi ve selamete, kurtuluşa kavuşması şeklinde yaşama dökülen tanımı olmaktadır. Bir başka anlamda ise Bediüzzaman’ın dediği gibi; Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Onu bulan -iman edip teslim olan- zindanda da olsa saraylardadır, bahtiyardır. görünüşte sıkıntı da çekse, gönlü gül gülistan olur.
“Dert...” Evet, belki de hemen hemen her birimizin uza?ında kalmayı ye?lediği, ağır hasarlı y?k?c? izler bırakan bir illet. Karşıla?t??ımızda pek çoğumuzun yenildi?i hatta sicim sicim eridi?i yaman bir düşman. “Dert” sözcü?ü bile içinde ne çok şey saklar değil mi? Oysa insan hayatı efsunlu bir karış?msa “içindekiler” kısmında “dertler, musibetler ve zahmetler” de vardır. Hem de pek çok çeşitleriyle…
Elbette ki hayatı dertler silsilesinden ibaret görme gibi bir çabamız yok. Veya peğinen söyleyelim ki bazı doğu kökenli dinlerdeki mistik bir anlayış? yüceltme gayretinde de değiliz. Fakat ?urası bir gerçektir ki, hayatın içindeki mutluluk ve huzur bir bakıma dertlerin ve musibetlerin anlaşılma biçimiyle çok yakından ilgilidir.
Dertsiz ve tasasız bir hayat hepimizin özlemidir, ama şu da bir gerçektir ki, dünya hayatı dertsiz ve tasasız olmaz bir türlü. Bu iste?imizin karışlık bulacağı en güzel yer de dolayısıyla Cennettir, ebedi saadettir. Yani dünya bize bir bakıma der ki; “Aradığın şeyin adresi bende değil, boşuna yorulma, boşuna zahmet çekme. Bende dert var, me?akkat var, hizmet var, imtihan var. “
Böylece fani dünyanın dertleri kiminin inançlarını ye?ertip filizlendirirken, kimininkini ise daha da güçlendirir. Kimininkini de zayıflatır, isyan ettirir hatta ve hatta öldürür.
Yani her bir dert der ki; “Hiçbir şeyi hakiki anlamda sahiplenmeye çalışma, çünkü her şeyin sahibi kimse, senin de sahibin odur. Sen şu dünyaya malik olarak değil, misafir olarak gelmişsin.”
Ve her bir musibet, her bir dert sana acizliğinle beraber hakiki sahibini ve sultanını hatırlatmak içindir, hakikatte misafir olduğunu, sonsuza aday olduğunu hatırlatmak için… O öyle bir Rabb-i Rahimdir ki, seni gerçek hayatta sınırs?zla?tırmak için bu dünyada sınırlarını hatırlatır. Bu dünyada sınırlarını anlamakla, sınırs?zı anlarsın. Sonsuz olana kapılar açılır ve sınırlarını bilmen seni sınırsız bir kudretle tanı?tırır. Ve onunla tanışman, her şeye Onun adıyla bakman sana ebedi saadetin lambasını yakar, sonsuz güzelliklerin kap?sını açar.
Böylece her derdin içinde dermanı, her zahmetin içinde rahmeti görürsün. Manevi bir ameliyat olur. görünüşte ne?ter keser, acıtır, zahmet ve sıkıntı verir fakat ne?terin arkasındaki şefkatli kudret ve rahmet elini görebilirsen şifayı yüreğinde hissedebilirsin. Bedenin yanarken gönlün gül gülistan olur
Ve... ve dert küçülür, değişir, başka, yüksek bir anlam ifade eder, manasını bırak?r ve gider.
Hikmet makası bir model gibi keser, biçer. ?ikâyet etmezsin, hatta memnun olursun. Bilirsin ki bu esnada yaşadıkların ebedi bir saadetin provasıdır.
Dolayısıyla tüm bunların ardından Richard Bach’ın dediği gibi denilebilir ki: “Her problem, içinde bir armağan saklar.”
İşte Rab böyle terbiye eder; hem de en güzel ?ekliyle. En hikmetli, en merhametli ?ekliyle... Bu yüzdendir Onun müminlerin Rabb-i Rahîm’i olması. Ve yine bu yüzdendir kâinatta Rahman isminin tecellileri...
Evet, dostlar, insan olarak her birimiz şu fani dünyada dertlere müptelayız. Dertsiz insan neredeyse yok gibi. Kiminin derdi hayırsız evlat iken, kiminin kocası kumarbaz, kiminin ortaşı sahtekâr. Kimi genç şefkatsiz, sorumsuz bir babadan, kimi de birbiriyle geçinemeyen ailesinden dertli, kimi geçim sıkıntısından. Kimi ötelerdeki evladını özlerken, bir diğeri de yaban ellerde kalmanın ezikliğini yüreğinde saklar gizlice. Velhasıl kimi en yakınını, en sevdiğini kaybetmekten, kimi de en yakınındakilerden dertlidir.
Madem dertlerimiz ihtiyaçlar kadar, istek ve arzularımız kadar sınırs?z. Hem madem kâinatta boğluk yok. Öyleyse dertlerimiz hiç bitmeyecek, zengin de kalsak, fakirleşsek de... Genç de kalsak, yağlansak da...
Dolayısıyla dertler hayatın bir gerçe?i, t?pk? aynanın arka yüzü gibi. Mademki dert var, dertsiz insan yok şu dünyada. Öyleyse öyle bir dertle dertlenmek gerek ki, başka derde dert dedirtmesin. Rabbimizin sonsuz ho?nutlu?unu, sonsuz muhabbetini ve sonsuz rızasını kazanmak için “Ondan razı olmak” en büyük derdimiz olsun.
Zira insan hiçbir şeyden acı ve ?stırap duymasaydı, herhalde hayat çekilmez ve monoton olurdu. Verilenlerin kıymeti nasıl anlaşılabilirdi ki... Â??k Veysel bu hakikate bir cümlelik bir not düşer; “Anlatmam derdimi dertsiz insana; dert çekmeyen dert kıymeti bilemez.” En sonunda da der ki: “Kör oldum, Veysel oldum.”
Mevlana ise; “Gülün dikene katlanması onu güzel kokulu yaptı.” der.
Hâs?l?; “rızayı” ararken Rabbimizin bizim için demlediği hayat çayında, “musibetler” tomurcuk olsun. Yudumlayıp çekerken içimize, damaklarımızda güzel tadı kalsın.
Rabbimin, kendisinden razı olanlardan eylemesi için en güzel cevaplar vermesi ve rahmetiyle imtihan etmesi dualarıyla…
Yazan: Yusuf SÖNMEZ/ gençyaklaşım _________________
|