07 Eylül 2008 Pazar 14:36 - Bozkır Haber ve Bilgi Portalı
Üye Girişi
Üye Adı: Şifre:  

Ülfet Ticaret
WCS Kalite Belgelendirme
English French Deutsch Turkish
Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt

Kullanıcı Adı
Şifre

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Allah'ın Gülleri...  (Okunma Sayısı 128 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Aktif Üye
**
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 181
« : 19 Nisan 2008 - 20:04 »

En güzel çiçekler, güllerdir. Çiçekistan’ın tâcı da Allah Gülleridir.
Gül uğruna ölmeyi göze alabilen bülbüle bülbül denir. Her vuslatın bir bedeli vardır. Güle rengini kendi damarlarındaki kan kırmızısı ile vermeyi cana minnet bilecek kadar candan geçmiş canan canlısı canlar, olsa olsa işte ancak onlar “Allah Gülleri” ve “Allah Bülbülleri” olabilirler. Onlardır ölümü şeb-i arus kabul edenler… Onlardır Allah’ın en sevdiği, Rasulullah’ın en beğendiği seçkin kullar, süzme Müslümanlar… Onlardır güller ve bülbüller… Demiştik…
Gül âşık ister, bülbül aşık olacağı güzel. Birisini diğerine ‘mutlak tercih’ mümkün mü? Bülbülü olmayan gül de yalnız değil mi? Manası okunamayan kitap gibi, çocuğu olmayan anne-baba gibi, nâzırı ve meddâhı olmayan sanat gibi. ‘Gül olamayanlar, güllere bülbül kesilirler’ demek ne kadar haksız! Fıtratı bülbül olana ‘gül gibi dur durduğun yerde’ demek, onu fitne sınırında bir şedît imtihana sokmak olur elbet.
Ne var ki “ya âlim ol, ya müteallim, ya da bunları seven; dördüncüsü olma, helak olursun!” peygamber uyarısı karşısında, ‘olamayanlar’ın ‘olanlar’a sevgileriyle en azından ahirette onlarla birlikte olmaya niyet etmeleri, gayet derecede tabii, aklî, mantıkî, insanî ve kalbî bir ideal olduğu kadar, İslamî bir hareket tarzı olsa gerektir. Çünkü: ‘Seven sevdiğiyle beraberdir.” Çiçekistan ve Gülistan arasındaki bir fark da budur.
Âlim güldür, müteallim gül-gonca; muhib de bülbüldür. Gonca açarsa sevilen olur, solarsa seven. Açarsa ne âlâ, ya solarsa? Herkes bir üst’ün bülbülü, bir alt’ın gülüdür. Bu bakımdan bütün varlık ve eşya, o Hz. Cemîl ü Zülkemâl’in Cemâl-i bâkemâli karşısında bülbül kesilmişlerdir. Gözyaşlarımız, alınterlerimiz ve kanlarımız o Hazreti Gül’e cân ü gönülden feda olsun… Fakat ‘her şeyin bir hakikati olduğu gibi, bu fidânın, bu adağın da bir hakikati olmalıdır.
“Gözyaşı, alınteri ve kan üçlüsü” esasen birbirinden tamamen ayrı gibi gözüken birer unsur, farklı birer kavram olsalar da, cevherler âleminde sevgi muhtevasına ve derecesine göre üçlü, ama özde tek bir karışım şeklinde bulunurlar ve aynı ilk mayada buluşurlar, ki o cevher de insanın mahiyet-i câmiasının merkezi olan kalbinde mündemiç kılınmıştır. Allah’ı, gözyaşlarıyla, alınterleriyle ve –gerekirse- kanlarıyla sevebilecek olanlar ancak kâmil insanlardır, adanmış müslümanlardır. Melekler veya diğer varlıklar nasıl ağlar, nasıl terler, nasıl kan verebilirler ki?!. Bu üç buudlu sevgi biz insanoğullarına ve bir ölçüde cinlere müyesser kılınmış.
Bu hakikati böylece tespit ettikten sonra, Hz. Âdem’den kıyamete kadar Mü’minleri Allah’a olan sevgileri ile “gözyaşı, alınteri ve kan üçlüsü” bakımından kategorize etmek istemiş olsak şayet, hiç bizim tasnif ve taksimimize gerek kalmaksızın, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan bir âyet-i kerimesiyle hemen imdadımıza yetişir ve karşımıza olabildiğine şeffaf ve alabildiğine muhteşem bir tablo yerleştirir ki, o tabloda Cennetleri andırır güzellikte bir bahar manzarası ve ortasında “Allah Gülleri”nden oluşan harikulade bir gül bahçesi (Gülistan) arz-ı endam eder:
وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَـئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَـئِكَ رَفِيقاً.
“Kim Allah'a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine (büyük) nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve sâlihlerle birlikte olur. Onlar da ne güzel arkadaştır!” [Nisa 4/69].
‘Dört Güzeller’ denilince Alvarlı Efe Hazretleri’nin aklına ‘Dört Raşit Halife’nin gelmesi gibi, bizim de aklımıza bu ‘Dört Arkadaş Grubu’ gelmektedir: Nebiler, Sıddikler, Şehitler ve Salihler.
Birinciler: Enbiya’dır. Peygamberler, Allah’a imanlı muhabbetleriyle “insanlığın imanını kurtarma davası”na taraf-ı ilahîden adanmışlardır; maddî-manevî, bedenî-ruhî her neye sahiplerse hepsini beşeriyetin dünya-ahiret saadeti için, o saadetin çekirdeği olan imanları için gözlerini kırpmadan sarfetmişlerdir. Peygamberlerin Allah sevgisinde “kan, gözyaşı ve alınteri” üçlüsü hep zirvelerdedir, daima ekmel ufukta seyretmiştir. Peygamberlik gülşenin andelîb-i zîşânı Hz. Muhammed’dir sallallâhü aleyi ve sellem.
İkinciler: “Sıddîkîn”dir ki, Hakk’ın ve hak yolunun en sâdık dava adamları, peygamberlerin halifeleri, peygamberlerin vârisleri (âlimler), ümmetlerin misyon sahibi müceddidleri, müçtehidleridir. Bunlar da bir ömür boyu gözyaşı ve alınteri içinde boğuşarak mücadeleyle geçer ve çoğunlukla da şehit olurlar, ya bizatihi, ya da niyetleriyle. Allah sevgisi onların sıdk ü sadakat ufkundan bir güneş gibi doğar; sevgiye yolculukta bir rehber, sevgi eğitiminde bir nümûne-i imtisaldirler. Sıddıklar kervanının hilafet rehnümâsı ve bayraktârı ise Hz. Ebu Bekir’dir radıyallâhü anh.
Üçüncüler: “Şühedâ”dır, Hakk ve hakikakat yolunda gazaya çıkan, cihad meydanının şehitleri, sorgusuz-sualsiz cennete girecekler zümresi. Muhabbetullahın saikasıyla i’lâ-yı kelimetullah için kanlarını sebil edenlerdir onlar. Muvaffakiyet ve zafer gülbankları, onların kanları üzerinde yükselmiştir. Muhabbetullah, onlarda yapılabilecek en son ve en büyük şeyi onlardan bedel almıştır, canlarını. Şehitler kafilesinin efendileri ise Hz. Ömer ve Hz. Osman’dır radıyallâhü anhümâ.
Dördüncüler: “Sâlihîn” yani salih kullardır. İslam’ın güzelliklerinin söz, fiil ve davranışlarında çiçek açıp gülşene dönüştüğü kimselerdir onlar. Sâlih, yani “uygun, elverişli olan” Cennet’e girmeye. Ehl-i cennet’in vasıflarını taşıyanlar üzerlerinde. Sâlih demek, manen/ruhen sıhhatli demektir; iman ve amel-i salih noktasında kemâl sahibi demektir. Ehlullah veya evliyâullah da denilen salihlerin Allah sevgisi de “gözyaşı, alınteri ve –yeri geldiğinde- kan” ile yoğrulmuştur; ne var ki “Nebiler, Sıddîkler ve Şehitler” ölçüsünde değil. Bazı cüz’î/kısmî faziletlerde daha ileride olabilirlerse de, küllî fazilette yerleri dördüncü konumdur. Salihler meclisinin serzâkiri ve imamı ise Hz. Ali’dir radıyallâhü anh.
Yukarıdaki dört seçkin sınıfın her birinin içinde ise, mazhar olduğu Vedûd ve Habîb gibi esmâ-i ilahiye ve sıfât-ı sübhâniye itibariyle “muhabbet” ve “aşk”ın ufuklarında seyr ü sülûkta bulunan “Allah Dostları” ve onlar içindeki “Allah Aşıkları” daha özel bir zümreyi teşkil ederler. Örneğin peygamberlerden: Hz. Habîb’in ilk yarattığı nur, muhabbetten hâsıl olan mânâ, Habîbiyet arşında karar kılıp sâir arşlara kubbe yahut minare olan, nübüvvet ve velayet camiinin imam-ı azamı Hazreti Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü’t-tehâyâ Efendimiz ki Habîbullah’tır, Allah’ın En Sevgilisidir, En Seveni’dir.
Cenab-ı Hazreti Vedûd’un âzâm mertebede cilvelerine tecelligâh kılınmış olan Hz. İbrahim aleyhisselam ki o da Halîlullah’tır, Allah’ın Dostu’dur. İnsanlık tarihinde Allah’a adanmışlığın ilk büyük anıtıdır, teslimiyet ve fedakârlığın Kâbe yanındaki makamıdır, Halîliyet arşının sultanıdır. Elhâk, bunlar doğrudur. Ancak, mazisi itibariyle “Ben atalarımdan en çok Hz. İbrahim’e benzerim.” diyen, çağı itibariyle de “Şayet Allahtan başkasını dost edinecek olsaydım, seni edinirdim ya Ebâ Bekr!” sözüyle yâr-ı ğârını tercih eden, ama ikisine de Allah’ı tercih ederek son nefesinde de “Yüce Dost’a... Yüce Dost’a…” iştiyakıyla öteler ötesine, yüceler yücesine irtihal eden Habib-i Kibriyâ Efendimiz hakikatte hıllet makamlarının da üstünde, makamları aşkın sultanıdır, o başka.
Sıddîkıyet şâheseri Hz. Ebu Bekir de bütün sergüzeşt-i hayatındaki gözyaşı, alınteri ve kan ile yoğrulmuş muhabbet-i ilahî mayalı a’mâl-i sâlihasının şehadetiyle “sıddîklerin sancaktarı” olduğunu göstermiştir. Yine “Benden sonra peygamber gelseydi, o Ömer olurdu!” Nebevî buyruğuna mazhar, huzur-u ilahîde namaz kıldırırken hançerlenen bir Hz. Ömer... Damad-ı Nebi, Zinnûreyn (iki nur sahibi), iffetinden meleklerin bile utandığı, Allah kelamının sevdalısı, Kur’an okurken şehit edilen Hz. Osman... Rükû ve sücûduyla âbidliğine/velâyetine işaret edilen, ilim ve hikmet hazinesi ve camiye namaza giderken şehadet şerbeti içirilen imam-ı evliya Hz. Ali. İşte dört ulu makam, dört büyük halife. Hepsi kemal mertebededir, gözyaşı, alınteri ve kanla yoğrulmuş bir muhabbetullah terazisinde, küllî faziletleri itibariyle. Peygamberânedirler, her ne kadar “bazı vasıflarıyla” özellikle dikkat çekseler bile, zikredilseler bile. İslam tarihi, böyle Allah âşıkları ile doludur, ne kadar meçhul kahramanlar olsalar bile...
Ahir zaman çağlarının kutsaldan kopuk ruhsuz cemiyetlerinde.. en saygın değerlerin en bayağı hale getirildiği, aşk’ın meşk’le kirletildiği, kalplerin globalizmle kalıplaştırıldığı, sureta insanların sürüler halinde yaşadıkları, iffetsiz muhabbetler, muhabbetsiz şehvetler Sodom-Gomore’sinde.. yani kısaca şu modern çağların demode dünyasında: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, Allah için dost olmak ve sırf Allah için yaşamak” gibi meleğ-i insânî evsâfını hulûstan davetiyelerle göklerden yeryüzüne indiren, söz ve davranışlarını ilahî sevginin mayaladığı o Muhabbet Fedaileri’nden, o Allah Gülleri’nden veya Bülbüllerinden herhangi biri olabilmek dilek ve dualarımızla elveda diyelim.. ve şimdilik bu kadarlıkla hitam-ı kelam eyleyelim.
Çiçekistan’a hüsn-ü hâtime ile elveda ederken, Gülistan’a ibtidâ-i besmele ile merhaba çekelim…
Logged

EN MUHTEŞEM SEVDA OKİ YAR GÖRÜNMEZ
HAKİKATTE OLAN CİHAN VAR GÖRÜNMEZ
BİR ESMESİN RÜZGAR TOZ TOPRAK GÖRÜNÜR
KIRILIR CÜMLE DALLAR RÜZGAR GÖRÜNMEZ!...
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

Google ve orumceklerin son ziyareti 02 Eylül 2008 - 13:58